Yaşam İçin vazgeçilmez kaynak olan su vücudumuzun % 65-70 teşkil eder.
Hayatımızda suyla alakalı hepimizin yaşanmışları vardır. Ben de su ile alakalı yaşanmışlarımdan bahsedeceğim. . Bazı bölümlerinde hadi canım derken, bazı bölümlerinde olmaz bu kadar diyeceksiniz.
İlk bölüm klasik görünse de yazıyı okuyan yeni çiftlerin tecrübe edinmesi acısından önem arz edecek.
Çankırı’nın Kurşunlu ilçesi Yeşilören köyünde büyük babam ve büyük annemle kalıyordum. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Annem ve babam Almanya’da çalışıyorlardı. Ablam ve ben büyük babamlarla yaşıyorduk.
Bir ara büyükannem” ben yatsı namazını kılıp geleyim. Sen çocuğun ateşini düşürmeye devam et.“dedi
Büyükbabam ise camiler inşaat etmiş. Sayısız evler yapmış. Metrelerce taş duvarlar örmüş, Sabanla çift sürmüş. Buna benzer bir çok zor iş yapmış.
Şükürler olsun ki o gün ateşli bir hastalık geçirmemişim..
Benzer olayı çocuklarımla ben de yaşadım . Sağolsun eşim, ateşlenen çocuğumun ateşini düşürmek için ılık suyla yıkamış daha sonrasında da hastaneye gitmiştik.
Çok bilmiş gibi olacak ama yine de belirteyim: Ateşlenen ve aynı zamanda üşüyen çocuğunuzu yorganın altına koyup üstünü örtmeyin. Ateşini düşürün ve ilk fırsatta da hastaneye gidin. Allah göstermesin ateşlenme sonucu çocuğunuz kalıcı hastalık geçirebilir.
Ağaçların su kısmında kalan köklerinin altına giriyor ve oralardan ellerimle balık tutuyordum. Devrez çayından karşıya geçmek için ayakları taştan yapılmış (büyük ihtimalle bunu da büyükbabam yapmış olmalı.) üstü tahtalardan yapılmış köprü vardı.
Köprünün Devrez içerisinde kalan ayaklarından bir tanesinin altında balık tutmak istedim.
Köprü ayağının bir kısmını su oymuş. Suya gömülerek oraya girdim. Görmeden elimlerimle oraları yokladım. Birkaç balık elime değdi.
Suyun dışına çıkara tekrar daldım. Elimle tekrar yoklarken bir delik fark ettim. Elimi oraya soktuğumda içerisinin balık kaynadığını fark ettim.
Tekrar dışarı çıkarak nefes alıp köprünün su altında kalan ayağının altına daldım. Daha önce keşfettiğim deliğe elimi soktum. Başka bir delik olmadığından balıklar kaçmıyor elimle neredeyse hepsine dokunuyordum. İçlerinden en büyük olduğunu düşündüğümü kafasından sıkıca tuttum.
O ara aklımdan “ Balıkla dışarı çıkacağım. İki elimle balığın kafasından tutup, kuyruğunu yukarıya kaldırıp, sallayarak oradakilere bağırarak “işte balık böyle tutulur” diyecek ve hava atacaktım.
O an ne düşündüm bilmiyorum. Köyün güzel kızlarına mı? Yoksa artık ben büyüdüm mü demek istiyordum. O an öyle düşündüm.
O yıllarda köylerde çamaşır makineleri yok. Hatta köylerde yeterince su bile yok. O nedenle kirli çamaşırları köylü kadınlar, kızlar Devrez çayında yıkıyorlardı. Bazıları da yün yıkıyordu.
Elimi balıkla birlikte o delikten çektim, çıkmadı. Bir süre uğraştım, elimi çıkartamadım. Suyun altında havasız kaldığımdan bir an önce su yüzüne çıkmak istiyordum. Balığı bıraktım. Elimi çektim yine elimi kurtaramadım.
O an kısa sürede insanın aklından her şey geçiyor. “Ben burada ölmeye öldüm de, beni buradan nasıl çıkaracakla? Asılıp elimi mi kopartırlar? Ya da burada mı kalırım ” gibi çocukça birçok şey aklımdan geçiyordu.
Tüm bunları düşünürken bir yandan da elimi ileri geri sürekli oynatıp oradan çıkmaya çalışıyordum. Bir ara elimin kurtulduğunu fark ettim. Dışarıya nasıl çıktım bilmiyorum. O acele ile kafamı da üstümde bulunan köprü ayağının kayalarına vurmuşum.
Yengeme” Ateşi fazla yakın birazdan bir torba balık tutacağım. “ dedim
Yengem “Ateş kolay sen balıkları getir , öğle oluyor. Yorulduk hem de açıktık “dedi
Çamaşır yıkanan yer ile köprü yan yanaydı. Orada soyunup, köprünün ayağına gittim.
Köprünün ayağına daldığımda bu sefer elimi direkt sokmadım. Deliği ellerimle iyicene inceledim. Fark ettim ki deliğin üst tarafı geniş ; alt tarafı darmış. Elimi deliğin üstünden sokmuşum. Çekerken elimi aşağı indirdiğimden elim çıkmıyormuş.
SUYLA ARKADAŞLARIMIZI İŞETMEK İSTEDİM
Ortaokulu Edirne’de yatılı olarak okudum. O yıllarda yurt odamızda 16 kişi kalıyorduk.
Gecenin ilerleyen saatlerinde odada bulunan öğrencilerin birçoğu uyudu. Kimlerin uyuyup uyumadığına baktığımda ben dahil üç kişi uyumamışız.
Aklımıza suluboya geldi. Dolaplarımızdan getirdiğimiz sulu boyaları artan sularla sulandırdık. Uyuyanların yüzlerini boyamaya başladık. Fark edenleri bir daha rahatsız etmedik Anca uykusu ağır olanların yüzlerini renk renk boyadık. En fazla boya sürdüğümüz Nuri diye bir arkadaşımızdı.
Boyama işinden bıkınca hepimiz yatıp uyuduk.
Sabah olup uyandığımızda bilmediğimiz korkuları yaşamaya başladık.
Suratlarını boyadıklarımız sabah aynaya baktıklarında bu ne deyip yüzlerini yıkayacak bizler bağırıp çağırıp olay bitecek sanıyorduk . Ancak öyle olmadı.
Tam beyaz olmasa da zaman içerisinde kırık beyaza dönem nevresim, çarşaf ve yastıklar suratlarını boyadığımız kişilerin yüzlerindeki boyalardan renk renk olmuştu
Bu olayın üstünü kapatmak gibi bir ihtimalimiz yoktu. Olsa da Nuri oyun bozanlık yapacak bir tipti.
Öyle de yaptı. Kahvaltıdan sonra soluğu okul müdürünün odasında aldı. Bizim başımıza gelecekleri düşünmedi bile..
Derslere girmeden okul önünde sıra oluyorduk. Müdür, o günün bazı gazetelerinin başlık ve başlık özetini öğrenciler okuturdu.
Müdür muavini boyama yapan iki arkadaşımın ismini söyleyerek sıranın önüne çağırdı.
“Bu arkadaşlarınız ne yaptı biliyor musunuz?” derken
Müdür” Önce gazeteler okunsun “dedi
Zaman zaman masa tenisi oynadığımız masanın önüne bizi boy sırasına göre dizdi. Nereden getirdi hatırlamıyorum ama elinde keser sapından biraz daha büyük bir değnek vardı. O zaman değneğe verdiği isimi de söylemişti ama şimdi hatırlayamadım.
Şöyle demişti” Bunun adını biliyor musunuz? Bunu adı …. ”dedi Yaptıklarımızı sıraladı. “Kim temizleyecek bunları?” Bunlar için harcanacak deterjanlara kadar sıraladı. Parmaklarımızı birleştirip uzatmamızı söyledi.
Boyu uzun arkadaşımızdan başlayarak o ismini hatırlamadığım sopayı küt diye parmakların üstüne çaktı. Diğerine vurmadan ilk sopayı yiyen arkadaşımız başladı ağlamaya.
Bir şeyler daha konuştuktan sonra diğer arkadaşa vurdu. O da başladı ağlamaya. Korkudan mı bilmiyorum. Elimi indirmişim.
Müdür” Uzat lan elini .“dedi. Hiç düşünmeden elimi uzatıp avucumu açtım. Müdür olayın duygusallığından olsa gerek, onlar ağladığından benim elimi nasıl tuttuğumu fark etmedi. Sopayla avucuma patlattı.
Ben de onlar gibi ağlayıp, duygu sömürüsü yapmak istiyordum ancak, ağlamayı beceremiyordum.
Elimi bacaklarımın arasında geçirip of uf demekle yetindim.
Bu cevabı alan müdür küplere bindi. Bize kaç fasıl geçti hatırlamıyorum. Hem söyleniyor hem de değnek ile fasıl geçiyor. “Ya orası tıkanırsa nasıl açılacak? Her yer batacak…”
Müdürün değnek faslı sonrası birçoğu uzun süre ağlarken, bazıları “nasıl vurdu…… ellerim şişti ” diyordu.
Biz ise müdüre kızmak yerine, Nuri’ye kızıyorduk. Olanları müdüre söylediği için değil, verdiklerimizi tuvalete attığı için. Her zaman paramız olmadığını bir önceki yazıda yazmıştım.
Bazen televizyonda ıslahevlerini anlatan yabancı filmler oluyor. Onlardan bir ikisini seyrettim. Asi çocuklarla müdürlerin mücadeleleri anlatılır. Asi çocuğun kötü şartları ve müdürün haksızlıkları konu edilir. Asi çocuklar kaybetse de ıslah evleri ile ilgili iyileştirmeler yapılır.
Ben hep bu filmlerin içerisindeyim, ancak kendime hiçbir zaman rol bulamadım. Müdürün haklılığını yıllar sonra anladım. Müdürün korktuğu tuvaletlerin tıkanmasını işyerimde aylarca yaşadım.