Ozon Suyunun Bende Bıraktığı İz
Hoşlanmadığım iki kelimeden bahsedip yazıya giriş yapayım.
Oldum olası eşimden şu iki kelimeyi duymaktan nefret etmişimdir. Etmeye de devam edeceğim. Bu iki kelimeyi genelde eşlerimizden duyarız.
Birçok kişinin de benimle aynı düşünceyi paylaştığını biliyorum. Aha o kelimeleri onlardan duymamak için bu yazıyı okuyun.
Ozon suyunun bende bıraktığı izi anlatmadan katkı sağlayacağını düşündüğüm çamaşır yıkama ile alakalı gördüklerimi, bildiklerimi anlatmam yazıya renk katacak.
Ben eşime yazımı okuma desem de okuyacak. Eşim ile beraberliğim 20 yıl geçmesine rağmen hayatımdaki birçok yaşanmışlığımı yazdığım bu yazılardan öğrenmeye başladı.
Akşam eve gidersiniz. Yemekten sonra çay sefasında eşlerimiz başlar: Çamaşır yıkadım., Bulaşık yıkadım. Bazen de evi süpürdüm derler
Arkadaş, ne zor işlermiş bunlar. Her seferinde anlata anlata bitiremezler.
Bazen düşünüyorum! Bu işler onlar için gerçekten zor mu? Yoksa bizleri özleyip de ..Seni özledim Sensiz vakit geçmiyor mu? demek istiyorlar da diyemedikleri için mi bu işleri r zor muş gibi anlatırlar. Anlamış değilim.
Çocukluk yıllarımı hatırlıyorum. Köyde insanlar daha doğrusu kadınlar kirli çamaşırları ve kazanları eşeklere sararlardı. (yüklerlerdi) Başka bir eşeğe de yakacak olarak odun ve tezek yüklerler, Devrez kenarına inerlerdi.
Devrez kenarında kazanlarda suları ısıtırlar, Devrezden akan usu ile ılıtıp taslarla alarak düz kayalara üzerinde çamaşırları ayakları ile yıkarlardı. Bu işlem sabah ezanı ile başlar, hava karamaya yakın saatlere kadar sürerdi .
Deterjan olmadığı içi kirleri de kolayca çıkmıyordu. Henüz deterjan bilmiyorlardı. Sabunları saatlerce sürmekten kollarında, tepiklemekten ayaklarında hal kalmıyordu.
Onlar gene de hallerine şükrediyorlardı.
O günleri hatırlayınca şimdi eşlerimizin durumu gerçekten zor! TV karşısından kalkacaklar. Çamaşır makinesinin yanına gidip düğmesine basacaklar. Gerçekten eşlerimizin işleri ağır!
Salondan kalkacaklar, banyoya gidecekler, makineyi açacaklar. Bir de 45 dk sonra bitti diye bip sesi gelince o kadar yolu tekrar gidip makineyi kapatacaklar. Allah onlara mı sabır yoksa bize mi sabır versin korkudan yazamıyorum. yazılarımı eşim okuyor ya
.
HELE BİRDE TAŞIMA SUYU İLE ÇAMAŞIR YIKAMAK YOK MU
Köylerden kente göçün yoğun olduğu yıllarda özellikle köylerden gidenler büyük şehirlerde gecekonduda yaşıyorlardı.
Bir gün önce boş olan arazide, sabah uyandığınızda yeni yapılmış evler görebiliyordunuz. Adı üstünde gecekondu. Sanki oraya hazır ev gelip konmuş gibi oluyordu.
Oraya harcadığı parayla o zamanın devrinde Çankayadan ev dahi alabiliyormuş . Çankayayı bilen kimse yokmuş ki Ben dahi seksenli doksanlı yıllarda yeni yeni Çankayayı öğrendim..
Bizimkiler de taşıma suyu ile temizlik yapıyorlardı. Suyu evimize yaklaşık 800 900 metre uzaklıkta caminin yanındaki kaynak sudan güğümlerle taşıyorduk. Su doldurduğum çeşmenin ismi ,Dede Çeşmesiydi.
Oraya gidince hemen su doldurmak da o kadar kolay değildi . Su doldurmak için bir kuyruk oluyordu. Bazen sonu dahi gözükmüyordu. Sıra bozmalar nedeni ile çok kavgalar oluyordu.
Oralardan getirilen taşıma suları ile o günün kadınları çamaşırları plastik ya da sac leğenlerde ellerinde saatlerce yıkarlardı. Üstelik neredeyse her gün bu işlemi yaparlardı.
Çamaşırları, kurutmak için evlerin bahçelerine dikilen tahta direklere gerilen tellerin üzerinde sererlerdi. Bu teller üzerinde her gün asılı çamaşırlar olurdu.
OZON SUYU İLE TANIŞTIĞIM GÜN ÇOK ÜZÜLDÜM
Daha önceki yazımda bahsetmiştim. Edirnede yatılı okulda okurken yurtta 97 kişi ile birlikte kalıyorduk. 95 kişi Trakyalı, 1 kişi Düzceli ve ben Çankırılı.
Burada okurken okul günleri dışında köyde yaşadığımı yazmıştım. Her zamanda köye gelip gitmek olmuyordu. Okul boyunca gidiş geliş toplam 8 günü geçmez. Nasıl geçsin ki
Gidiş gelişlerimin neredeyse tamamını hatırlamıyorum. Babamların beni okula bıraktığı günü dahi biraz hatırlıyorum.
Ablam var mıydı hatırlamıyorum. Okula kaydımı yaptılar. Annem beni yurda yerleştirip birlikte aşağıya indik.
Biz gidiyoruz. Kendine iyi bak gibi sözler söylüyorlardı. Annem beni orada bırakıp gideceğinden olmalı.. Hıçkırarak ağlıyor , beyaz tenli olan annemin gözleri ve yüzü kıpkırmızı olmuştu.
Daha önce de bahsettiğim gibi gelip gittiklerimi de fazla hatırlamıyorum. Az da olsa hatırladığım: Son sınıfı okumak için köyden okula döneceğim gün, babaannem bir şeyler hazırlardı. Cebime de yolda harcayacağım kadar para koyarlardı.
Üzerime giydiğim gri süveterin iç kısmına basmadan bir cep dikip, oraya harçlık yapmam için verdikleri parayı koydular. Cebin ağzını da diktikten sonra Bunu okula gidesiye kadar açma. Okulda açarsın demişlerdi
Çankırının Kurşunlu İlçesi Yeşilören köyü neresi, Edirnenin Karaağaç Mahallesi neresi... Bugün akılı uslu insan dahi zor gider. O günkü şarlarda 13-14 yaşında bir çocuk Yeşilörenden Karaağaca tek başına gidiyor.
Kısaca bu hafta sonu eve gideyim kirlilerimi yıkatıp geleyim gibi bir şansım yoktu. Kirlilerimi kendim yıkıyordum.
Her akşam çoraplarımızı lavaboda sabunla yıkayıp ertesi gün giyiyorum. Hafta sonları da banyo yaparken de iç çamaşırlarımı yıkıyor, böylelikle kirli iç çamaşırı bırakmamış oluyordum.
Bazı hafta sonları da kirlenen diğer giysilerimi yıkıyordum.
Genellikle de kot pantolon ve kot montumu sık sık yıkıyordum.
O zamanlar kot çok modaydı. Birisi kot giyse hemen birileri markasına ne, nereden geldi? Hangi ülkenin, kaça aldın? gibi sorular sorardı. Şimdi ise yeni araba alana dahi bu tür sorular sorulmuyor.
O dönemlerde, gecekonduda yaşanların bazılarına, yurt dışında yaşayanların yakınları kot getirirdi. Oralarda kotlar yıkanınca, diğer elbiseler gibi bahçeye asılmaz, çalınmasın diyerek ev içinde kurutulurdu.
Hırsızlar, zenginlerin olduğu mahallelerde balkon demirlerine asılan kotları çalarlardı.
Ankara Bitbazarında ikinci el kot alım satımıı dahi vardı.
Bu kot modası uzun yıllar devam etti. Yıllar geçmesine rağmen Çankırıda dahi fark ediliyordu.
Aksu Mahallesinin bir haylaz Ömeri vardı. Şimdilerde Uzmanlıktan ayrılıp resmi bir kurumda görev yapıyor. Zaman zaman aynı yerde oturup sohbet de ederiz Ömer Bey iyi bir arkadaş.
Ne var bunda, o dönem birçok kişide vardı diyeceksiniz. Okulda her fırsatta yıkadığım kot ve mont benim için ne ifade ediyorsa, Ömer içinde demek ki aynı şeyi ifade ediyormuş olmalı.
Ömer haylaz olsa da her zaman saygılı biriydi. Ancak o gün Ömer montunu ters giymişti. Montun arka kısmı öne gelecek şekildeydi. O gün ters giydiğinden mi; yoksa taşlanmış kot mont olduğundan mı, o kot mont hala gözümün önünde.
Kısaca kotun meşhur olduğu dönemlerde her fırsatta kotumu ve montumu yıkıyor, üstüne üstelük iyi parlasın diye de sert fırça ile iyicene fırçalıyor, kuruyunca hemen giyiyordum. Bazen de yarı yaş giyiyordum.
-Kot montum bir yeri kirlenmiş. Ne denesem , nasıl yıkasam çıkaramadım.
Kim söyledi hatırlamıyorum, oradaki lekeyi ozon suyunun çıkaracağını söyledi. En küçüğünden bir ozon suyu alarak, soluğu yurdun banyolarında aldım.
Önce sabunla yıkadım. Çok az ozon suyu döktüm. Para verip aldım ya
Fazla gitmesin diye kıyamıyorum.
Ozon suyunun iz bıraktığı monttan yaşantımda bir şeyler kalmamasına rağmen, ozon suyunun bende bıraktığı izler 30 yıl geçmesine rağmen hale bugün ki gibi aklımda
Ne zaman ozon suyu kelimesi geçse ya da ozon suyu görsem, gözlerim açık da olsa kapalıda olsa o montumun delik deşik hali gözlerimin önüne gelir.
* Çamaşır yıkamak senin neyine ey çocuk!
* Yıkadım sanırsın , montun orasını burasını yakarsın
* Erkeksin ya çocuk , evde mi kalacaksın
* Ana yok baba yok. Kime yıkatacaksın?
* Yıkamazsan bitlenip, kokacaksın.
* Ozon suyunu da tanıdın ya artık, montları da yakmazsın.