Ozon Suyunun Bende Bıraktığı İz

AbdulhalikDemir

09-04-2016 17:21

AbdulhalikDemir

Ozon Suyunun Bende Bıraktığı  İz
Hoşlanmadığım iki kelimeden bahsedip yazıya giriş yapayım.
Oldum olası eşimden şu iki kelimeyi duymaktan nefret etmişimdir. Etmeye de devam edeceğim. Bu iki kelimeyi genelde eşlerimizden duyarız. 
Birçok kişinin de benimle aynı düşünceyi paylaştığını biliyorum. Aha o kelimeleri  onlardan duymamak için bu yazıyı okuyun.

Ozon suyunun bende bıraktığı izi anlatmadan katkı  sağlayacağını düşündüğüm  çamaşır yıkama ile alakalı gördüklerimi, bildiklerimi anlatmam yazıya renk katacak.
Ben  eşime yazımı okuma desem de  okuyacak. Eşim ile beraberliğim 20 yıl geçmesine rağmen hayatımdaki birçok yaşanmışlığımı yazdığım bu yazılardan öğrenmeye başladı. 

 
Yazdığım yazıları aynı gün okumaya başladı.  Hatta son yazım gecikince  “Yeni yazını ne zaman  yazacaksın?  Artık yaz da “yayınla demeye başladı.  Sizler eşlerinize bu yazıyı nasıl okutursunuz bilemem!

Akşam eve gidersiniz.  Yemekten sonra çay sefasında eşlerimiz  başlar:” Çamaşır yıkadım.,  Bulaşık yıkadım.  Bazen de evi süpürdüm “derler
Arkadaş, ne zor işlermiş bunlar. Her seferinde anlata  anlata bitiremezler.
Bazen düşünüyorum!  Bu işler onlar için gerçekten zor mu?  Yoksa bizleri özleyip de ..”Seni özledim Sensiz vakit geçmiyor mu?” demek istiyorlar da diyemedikleri için mi bu işleri r zor muş gibi anlatırlar. Anlamış değilim.

Çocukluk yıllarımı hatırlıyorum.  Köyde insanlar daha doğrusu kadınlar kirli çamaşırları ve kazanları eşeklere sararlardı. (yüklerlerdi)  Başka bir eşeğe de yakacak olarak odun ve tezek yüklerler,  Devrez kenarına inerlerdi.

Devrez  kenarında kazanlarda suları ısıtırlar, Devrez’den akan usu ile ılıtıp taslarla alarak düz kayalara üzerinde çamaşırları ayakları ile yıkarlardı.  Bu işlem sabah ezanı ile başlar, hava karamaya yakın saatlere kadar sürerdi . 
Deterjan olmadığı içi kirleri de kolayca çıkmıyordu. Henüz deterjan bilmiyorlardı. Sabunları saatlerce sürmekten kollarında, tepiklemekten ayaklarında hal kalmıyordu. 
Onlar gene de  hallerine şükrediyorlardı.

 
Büyükannem kille çamaşır yıkadıklarından bahsederdi. Demek ki  onlardan öncekilerin hallerini biliyorlardı ki hallerine şükrediyorlardı.  Çamaşır yıkamak için de 4-5 kilo metreyi yürüyerek gidiyorlardı.

O günleri hatırlayınca şimdi eşlerimizin durumu gerçekten zor!  TV karşısından kalkacaklar.  Çamaşır makinesinin yanına gidip düğmesine basacaklar.  Gerçekten eşlerimizin işleri ağır!
Salondan kalkacaklar,  banyoya gidecekler, makineyi açacaklar. Bir de 45 dk sonra bitti diye bip sesi gelince o kadar yolu tekrar gidip makineyi kapatacaklar.  Allah onlara mı sabır yoksa bize mi sabır  versin  korkudan yazamıyorum.  “yazılarımı eşim okuyor ya….”


HELE BİRDE TAŞIMA SUYU İLE ÇAMAŞIR YIKAMAK YOK MU
Köylerden kente göçün yoğun olduğu yıllarda özellikle köylerden gidenler büyük şehirlerde gecekonduda yaşıyorlardı.
Bir gün önce  boş olan arazide, sabah uyandığınızda yeni yapılmış evler görebiliyordunuz. Adı üstünde gecekondu.  Sanki oraya hazır ev gelip konmuş gibi oluyordu.

 
Derler ya dışı seni yakar içi beni .  İnanın o evler öyleydi.  Üstelik kamu hizmetlerinin hepsinden mahrumdular.  Elektriği  geceleri bir komşudan ya da oradan geçen elektrik tellerine atılan kancalarla çözüyorlardı.  Atık su sorununu da gecekondunun bahçesine kazılan foseptik çukurlarla çözüyorlardı.  Ancak suya o kadar kolay ulaşamıyorlardı.
 
Kısa bir süre o ortamda yaşadım. Şimdi o yaşadıklarım gözlerimde canlandı.
Tam hatırlayamıyorum; ilkokul birinci sınıfın ikinci yarısı ya da ikinci sınıfın  bir dönemi  Ankara Keçikıran son durakta bulunan bir gecekonduda  yaşadım.  O dönem bizimkilerin  Almaya’da  ilk yılları olsa gerek.  Büyük babamlar ve amcalar da Ankara’ya göçmüşlerdi.  Büyükbabamlar yazları köye dönüyorlardı.
 
Büyükbabamlar  bir süre sonra tekrar köye dönüş yaptılar.
Bizden Ankara’ya ilk giden babam olmuş.  Bir süre dayısında kalmış. Daha sonrasında o da bir yeri çevirip topraktan bir gecekondu yapmış. Almanya’ya gidince para göndermiş  büyük babamlarda betonarme  iki katlı bir ev yapmıştı.

Oraya harcadığı parayla o zamanın devrinde Çankaya’dan ev dahi alabiliyormuş . Çankaya’yı bilen kimse yokmuş ki…   Ben dahi seksenli doksanlı yıllarda yeni yeni  Çankaya’yı öğrendim..

 
Yapılan ev dört dörtlük  oldu. Hatta elektriği dahi resmi bağlandı.  Gel gelelim su bağlanmadı.  Belediyenin orada ne yol ne su, ne de otobüs hizmeti vardı.   Oraları bilenler  anlayacaktır. İnsanlar Mamak Çarşıya kadar dolmuş ya da banliyö trenleri ile gelirlerdi.  Mamak’tan Keçikran’ın tepesine kadar  yürüyerek çıkarlardı.
 
Bu hizmetlerin olmadığı özelliklede suyun olmadığı bir ortamda  temizlik ,  çamaşır nasıl yıkanırdı anlam vermek mümkün değil.
İyi hatırlıyorum 2000 li yıllarda Çankırı Merkezde okulda bitlenen çocuklar dahi vardı..  Okul bitlendi haber yap dedikleri hala kulaklarımda.
Yetmişli yılların ortalarında böylesi ortamda dahi orada yaşayan o insanların gerek giysileri gerekse evleri temiz olması o kadınların ne kadar çalışkan olduğunun da gösteriyordu.
Keçikıran mahallesinde yaşayan o insanlar temizliği taşıma suyu ile yapıyorlardı.

Bizimkiler de taşıma suyu ile temizlik yapıyorlardı.  Suyu  evimize yaklaşık 800 – 900 metre uzaklıkta caminin yanındaki kaynak sudan güğümlerle taşıyorduk.  Su doldurduğum çeşmenin ismi ,Dede Çeşmesiydi.

 
Yengelerim  günde en fazla bir kere suya gidebiliyorlardı . Ev işleri zamanlarının tamamını alıyordu.  Evin her ferdi bir şeyler yapmak zorunda kalıyordu.
Yok mu? O  bakır güğümler neredeyse benim boyum kadardılar.  Üstelik  güğümler  sudan daha ağırdı.  Boşunu dahi götürürken  kollarım kopuyordu.  .

Oraya gidince hemen su doldurmak da o kadar kolay değildi . Su doldurmak için bir kuyruk oluyordu.  Bazen sonu dahi gözükmüyordu.  Sıra bozmalar nedeni ile çok kavgalar oluyordu. 

 
Çocuk olduğumuzdan zamanın nasıl geçtiğinin farkına dahi varamıyorduk.   Sıra bekleyenlerin çoğu da tanıdık olunca,  olanlarla oyun oynarken, ya da büyüklerin anlattıklarını dinlerken bir de bakmışız ki, sıra bize gelmiş. 
 
Sıra geldiğinde sevinçten arka tarafa dönüp baktığımda yan yana konmuş dörderli, beşerli   güğümler,  o zamanlar yeni yeni çıkan  naylon bidonlardan oluşan sıraların başında  çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan uzun kuyruğun  en önüne ulaşmak ve suyu dolduktan sonra yolun üstünden onlara bakmanın verdiği hazzı ifade etmek kelimelerle mümkün değil.

Oralardan getirilen taşıma suları ile o günün kadınları çamaşırları plastik ya da sac leğenlerde ellerinde saatlerce yıkarlardı.  Üstelik neredeyse her gün bu işlemi yaparlardı.
Çamaşırları, kurutmak için evlerin bahçelerine dikilen tahta direklere gerilen tellerin üzerinde sererlerdi. Bu teller üzerinde her gün asılı çamaşırlar olurdu.

 
Eşlerimizin bugünlerde kullandıkları kelimeler, o zaman kullanılmazdı.  Yaptım ettim kelimelerinin yerine, yarın ne yapalım? Şimdi ne yapalım gibi kelimeler kullanılırdı.
İnsanlar karşısındakinin mutlu olması için hizmette yarışırlar ve karşısındaki mutlu olunca onlarda mutlu olurlardı.

OZON SUYU İLE  TANIŞTIĞIM GÜN ÇOK ÜZÜLDÜM
Daha önceki yazımda bahsetmiştim. Edirne’de yatılı okulda okurken yurtta 97 kişi ile birlikte kalıyorduk. 95 kişi Trakyalı,  1 kişi Düzceli ve ben Çankırılı.

 
Doksanbeş kişi  Trakyalı  olduğundan evleri okula yakındı. Her hafta olmasa da iki haftada bir, hafta sonları evlerine gidiyorlardı. Giderken de kirli çamaşırlarını götürüp aile büyüklerine yıkatıp getiriyorlardı.
Düzceli Aydın’ın ailesi de Almanya’da yaşıyordu. Düzce’de yakın akrabaları vardı.  Parasal sıkıntısı yoktu.  O da 15 günde ya da ayda bir Düzce’ye giderek, kirlilerini yıkatabiliyordu.
Ben mi ? Köyden okula gelişimi anlatayım siz karar verin.

Burada okurken  okul günleri dışında köyde yaşadığımı yazmıştım.  Her zamanda köye gelip gitmek olmuyordu.  Okul boyunca  gidiş geliş toplam 8 günü  geçmez. Nasıl geçsin ki…
Gidiş gelişlerimin neredeyse tamamını hatırlamıyorum.  Babamların beni okula bıraktığı günü dahi biraz hatırlıyorum.

Ablam  var mıydı hatırlamıyorum. Okula kaydımı yaptılar. Annem beni yurda yerleştirip birlikte aşağıya indik. 
“Biz  gidiyoruz. Kendine iyi bak” gibi sözler söylüyorlardı.  Annem  beni orada bırakıp gideceğinden olmalı.. Hıçkırarak  ağlıyor , beyaz tenli olan annemin gözleri ve yüzü kıpkırmızı olmuştu. 
 

Anneme   bakmaktan babama bakmadım sanırım.  Babamın o anki duygularını hatırlayamıyorum.
Bırakıp gitmek ne demek anlamamıştım..  Ya da daha önceleri birkaç sefer  farklı yerlere bırakıldığımdan olmalı, ayrılığı tam olarak algılayamıyordum.
 Ne bir kızgınlık ne de üzüntü hissediyordum.

Daha önce de bahsettiğim gibi gelip gittiklerimi de fazla hatırlamıyorum.  Az da olsa hatırladığım: Son sınıfı okumak için köyden okula döneceğim gün,  babaannem bir şeyler hazırlardı. Cebime de yolda harcayacağım kadar para koyarlardı.
Üzerime giydiğim gri süveterin iç kısmına basmadan bir cep dikip, oraya harçlık yapmam için verdikleri parayı koydular.  Cebin ağzını da diktikten sonra  “Bunu okula gidesiye kadar açma. Okulda açarsın” demişlerdi

Çankırı’nın Kurşunlu İlçesi Yeşilören köyü neresi,  Edirne’nin Karaağaç Mahallesi neresi... Bugün akılı uslu insan dahi zor gider.  O günkü şarlarda 13-14 yaşında bir çocuk Yeşilören’den  Karaağaca  tek başına gidiyor. 
 

O zamanlar araçlar bu kadar çok yok ve telefon iletişimi de yoktu. Tren ile Ankara’ya,  oradan İstanbul Anadolu Garajına, oradan da Trakya garajına ve Edine otobüsüne daha sonrasın da Karağaç Mahallesi otobüsüne binip okula ulaşacaksın. 
 
Bu yolculuklar esnasında tek hatırladığım; İstanbul’da Anadolu  garajından , Trakya otobüs garajına giderken geniş bir yoldan arabalar geçerken karşıya koşarak geçtiğim. Daha sonrasında da adeta araçları bak nasıl geçtim dercesine kafamı hafif geriye çevirip yola bakmak ise, aynı İnek Şabanın (Kemal Sunal) filmlerindeki gibi olmuştu.


Kısaca bu hafta sonu eve gideyim kirlilerimi yıkatıp geleyim gibi bir şansım yoktu. Kirlilerimi kendim yıkıyordum.

Her akşam çoraplarımızı lavaboda  sabunla yıkayıp ertesi gün giyiyorum.  Hafta sonları da banyo yaparken de iç  çamaşırlarımı yıkıyor,  böylelikle kirli iç çamaşırı bırakmamış oluyordum.
Bazı hafta sonları da kirlenen diğer giysilerimi yıkıyordum.
Genellikle de kot pantolon ve kot montumu sık sık yıkıyordum.  

O zamanlar kot  çok modaydı.  Birisi kot giyse hemen birileri “markasına  ne, nereden geldi? Hangi ülkenin, kaça aldın?” gibi sorular sorardı. Şimdi ise yeni araba alana dahi bu tür sorular sorulmuyor.
O dönemlerde,  gecekonduda  yaşanların bazılarına, yurt dışında yaşayanların yakınları kot getirirdi. Oralarda kotlar yıkanınca, diğer elbiseler gibi bahçeye asılmaz, çalınmasın diyerek ev içinde kurutulurdu.
Hırsızlar, zenginlerin olduğu mahallelerde balkon demirlerine asılan kotları çalarlardı.
Ankara Bitbazarında ikinci el kot alım satımıı dahi vardı.

Bu kot modası uzun yıllar devam etti.  Yıllar geçmesine rağmen  Çankırı’da dahi fark ediliyordu.
Aksu Mahallesinin bir  haylaz Ömer’i vardı. Şimdilerde Uzmanlıktan ayrılıp resmi bir kurumda görev yapıyor. Zaman zaman aynı yerde oturup sohbet de ederiz Ömer Bey iyi bir arkadaş.

 
Ben ondan birkaç yaş büyüğüm.  Çarşıda dolaştığım bir gün, eski terminal girişinin olduğu cadde de şimdi Ahmet Yesivi Camini bahçe tarafındaki yolda;.
Ömer ve  6 -7 arkadaşı şakalaşarak bana doğru geliyorlardı.   O günlerde algılayamamıştım. Şimdi daha iyi anlıyorum. Ömer ‘in üzerinde güzel bir kot mont vardı.

“Ne var bunda, o dönem birçok kişide vardı” diyeceksiniz.  Okulda her  fırsatta yıkadığım kot ve mont benim için ne ifade ediyorsa, Ömer içinde demek ki aynı şeyi ifade ediyormuş olmalı.
Ömer haylaz olsa da her zaman saygılı biriydi. Ancak o gün Ömer montunu ters giymişti. Montun arka kısmı öne gelecek şekildeydi.  O gün ters giydiğinden mi;  yoksa taşlanmış kot mont olduğundan mı, o kot mont hala gözümün önünde.


Kısaca  kotun meşhur olduğu dönemlerde her fırsatta  kotumu ve  montumu yıkıyor, üstüne üstelük iyi parlasın diye de sert fırça ile iyicene fırçalıyor, kuruyunca  hemen giyiyordum. Bazen de yarı yaş giyiyordum.

-Kot montum  bir yeri kirlenmiş.  Ne denesem , nasıl yıkasam çıkaramadım.
Kim söyledi hatırlamıyorum,  oradaki lekeyi ozon suyunun çıkaracağını söyledi.  En küçüğünden bir ozon suyu alarak, soluğu yurdun  banyolarında aldım. 
Önce sabunla yıkadım.  Çok az ozon suyu döktüm. Para verip aldım ya… Fazla gitmesin diye kıyamıyorum.

 
Birkaç denemememden sonra bile leke çıkmadı. Leke çıkmayınca, ben de suyu sabunu bir tarafa bırakıp, leke çıkarma işlemini ozan suyu ile yapmaya başladım. 
Bu işlemi yaparken aklımdaki tek düşünce:”Leke çıkacak, ben yine montumu giyip hava atacağım” Bu düşünce dahi benim mutlu etmeye yetiyordu.. 
Leke çıkmıştır diye düşündüm.  Duruladıktan sonra , montu sıkıp lekelin olduğu yeri açtığımda, lekeli yerin benbayaz olduğunu ve oraya elimi değmemle birlikte orasının elimde kaldığını gördüm.

Ozon suyunun iz bıraktığı monttan yaşantımda bir şeyler kalmamasına rağmen,  ozon suyunun bende bıraktığı izler 30 yıl geçmesine rağmen hale bugün ki  gibi aklımda…
Ne zaman ozon suyu kelimesi geçse ya da ozon suyu görsem,  gözlerim açık da olsa kapalıda olsa o montumun delik deşik hali gözlerimin önüne gelir.

* Çamaşır  yıkamak senin neyine ey çocuk!
* Yıkadım sanırsın , montun orasını burasını yakarsın
* Erkeksin ya çocuk ,  evde mi kalacaksın
* Ana  yok  baba yok. Kime yıkatacaksın?
* Yıkamazsan bitlenip, kokacaksın.
* Ozon suyunu da tanıdın ya artık, montları da yakmazsın.


SU İLE ALAKALI DEVAM EDECEK SONRAKİ YAZILARIM
KOVALAYANLARIN ÖLDÜRMESİNDEN OLUKTAKİ SU KURTARDI
EVİNİ SU BASAN TEYZEDEN AZAR İŞİTMEK .
TATLI ÇAYDAN AŞAN SEL
ORUCUMU  AÇMAK İÇİN KENDİNİN OLMAYAN  SUYU VERMEYEN KADIN
BÖBREK SUYUNU HABER YAPMAMA VESİLE OLAN , OLMAYAN  BÖBREK TAŞI

 

Bu haber 24410 defa okunmuştur.

Köşe Yazarları
kose Suskunlar Meclisi31-10-2017