Su Altında Ölümle Yüzleşmek

AbdulhalikDemir

22-03-2016 13:12

AbdulhalikDemir

Yaşam İçin vazgeçilmez kaynak olan su vücudumuzun  % 65-70  teşkil eder.


Yaşantımızın vazgeçilmez kaynağı olmasına rağmen su bazen hayatımızı tehlikeye atar .
Bazen de dua ve beddua almamıza vesile olurken, çoğu zamanda birçok derde deva olur.

Hayatımızda suyla alakalı hepimizin yaşanmışları vardır.  Ben de su ile alakalı yaşanmışlarımdan bahsedeceğim. .  Bazı bölümlerinde hadi canım derken, bazı bölümlerinde olmaz bu kadar diyeceksiniz.
İlk bölüm klasik görünse de yazıyı okuyan yeni çiftlerin  tecrübe edinmesi acısından önem arz edecek.

Çankırı’nın Kurşunlu ilçesi Yeşilören köyünde büyük babam ve büyük annemle kalıyordum.  Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Annem ve babam Almanya’da çalışıyorlardı.  Ablam ve ben büyük babamlarla yaşıyorduk.


Yedi sekiz yaşlarındaydım   sanırım..  Kar yağışını ve kışı yeni yeni keşfediyordum.  O yıllarda köylerde yaşayanlar çoktu.  Köyün çocukları dışarıda kızak kayıyor kardan adam yapıyorlar. Kısaca karın tadını çıkarıyorlardı.  Ben de onlarla  oyunlar oynamaya başladım.  Birçoğumuzun ayağında yamalı çoraplar ve soğuk kuyu lastikleri dediğimiz ayakkabılar vardı. Keten lastikli donlarımız ve üzerimizde ince kazaklarımız vardı.
Üşüdüğümüzde eve gidip ocak başında  (köy evleri içerisinde yemek pişirilen ve aynı zamanda evi ısıtan yerler. Şimdilerde zengin evlerinde kullanılan şöminelerin aynısı diyebiliriz.) ısınıp tekrar dışarı çıkıyorduk

Oyuna o kadar kaptırmışım ki ne  kadar üşüdüğümün farkında bile varamamıştım..  Hava kararmak üzere eve geldiğimde fark etim. Ama iş işten geçmişti.  Ellerim ve ayaklarım donmuş. Sıcağa girince sızlamaya başladı. Acıdan ağladığımı  hatırlıyorum. 
İlerleyen saatlerde bu sızılar geçti, vücudumu ateş bastı. Vücudum yanıyor ancak ben donuyordum.
 
İşte o gün suyun hayatımdaki anlamını fark etmeye başladım.  Babaannem bakır bir leğen içerisinde su ve bir bezle içeri gelerek , leğen içerisindeki suyla bezi ıslatıp sıkıyor ve alnıma  bazen de boynuma koyuyordu. Sulu bezin ateşli vücuda değdiği anı yaşayanlar bilir.
 Bir süre sonra yatağa yatıp yün yorganın altına giriyordum. Halen donuyordum.  Büyükbabam ateşime bakıyor ve o anları tekrar yaşıyordum.  Bu işlemi yalnızca büyükannem yapıyordu. Büyükbabam sadece yanımda oturuyordu.

Altmışlı yaşlarında Çankırı’da valilik yapan Şemsettin Uzun:”-İnsan bu yaşlarda evinde bir çocuk görmek istiyor. Çocuklar gidince ev bomboş kalıyor. Yaşam anlamını yitiriyor “derdi.
Gitiği köylerde köylülere şeker ikram edip” Bunun hakkını verin “diyordu.
Ben de orta yaşlara geldim. Çocuklar üniversiteye gideceğinden bizim evimiz de boşalacak.
Şimdi anlıyorum. Dedemlerin beni neden bu kadar çok sevdiklerini. Çocukları gurbette olması nedeni ile bizleri çocukları yerine koyuyorlarmış. Aynı zamanda da torun sevgisini de yaşıyorlarmış..

Bir ara büyükannem”  ben yatsı namazını kılıp geleyim. Sen çocuğun ateşini düşürmeye devam et.“dedi
Büyükbabam ise camiler inşaat etmiş. Sayısız evler yapmış. Metrelerce taş duvarlar örmüş, Sabanla çift sürmüş. Buna benzer bir çok zor iş yapmış.

 Büyükbabamın , büyükanneme "Çabuk gel oyalanma. Hemen gel “demesini o gün tuhaf bulmamıştım.  Ama şimdi düşünüyorum da o zamanın erkekleri farklı düşünüyormuş..

Şükürler olsun ki o gün ateşli bir hastalık geçirmemişim..
Benzer olayı çocuklarımla ben de yaşadım . Sağolsun eşim,  ateşlenen çocuğumun ateşini düşürmek için ılık suyla yıkamış daha sonrasında  da hastaneye gitmiştik. 
Çok bilmiş gibi olacak ama yine de belirteyim: Ateşlenen ve aynı zamanda üşüyen çocuğunuzu yorganın altına koyup üstünü örtmeyin. Ateşini düşürün ve ilk fırsatta da hastaneye gidin. Allah göstermesin ateşlenme sonucu çocuğunuz  kalıcı hastalık geçirebilir.


SU ALTINDA ÇARESİZ KALDIM.  BURADA ÖLECEĞİM
Okul tatillerinde köyde yaşıyordum.  Yaz aylarında tarlada iş olmayınca ovaya giderek oradan geçen Devrez çayında balık tutuyordum.  Köyde parası olanlara balığı satıyor,  parası olmayanlara ve akrabalarıma bedava veriyordum.  Neden bilmiyorum, kendim yemiyordum.
Şimdi mi ? Balığı o kadar çok yiyorum ki! Eşim balık temizlemek ve pişirmekten bıktı. “ Yine mi balık aldın” diyor.

Devrez’de balık tutarken ellerimi iyi kullanıyordum. Devrez’i bilenler köklerin altından balık tutmayı da bilirler.

Ağaçların su kısmında kalan köklerinin altına giriyor ve oralardan ellerimle balık tutuyordum. Devrez çayından karşıya geçmek için ayakları taştan yapılmış (büyük ihtimalle bunu da büyükbabam yapmış olmalı.) üstü tahtalardan yapılmış köprü vardı.
Köprünün Devrez içerisinde kalan ayaklarından bir tanesinin  altında balık tutmak istedim.
Köprü ayağının bir kısmını su oymuş.  Suya gömülerek oraya girdim. Görmeden elimlerimle oraları yokladım. Birkaç balık elime değdi.
Suyun dışına çıkara tekrar daldım. Elimle tekrar yoklarken  bir delik fark ettim. Elimi oraya soktuğumda içerisinin balık kaynadığını fark ettim.

Tekrar dışarı çıkarak nefes alıp köprünün su altında kalan ayağının altına daldım.  Daha önce keşfettiğim deliğe elimi soktum. Başka bir delik olmadığından balıklar kaçmıyor elimle neredeyse hepsine dokunuyordum.  İçlerinden en büyük olduğunu düşündüğümü kafasından sıkıca tuttum. 
 O ara aklımdan “ Balıkla dışarı çıkacağım. İki elimle balığın kafasından tutup, kuyruğunu yukarıya kaldırıp,  sallayarak oradakilere bağırarak “işte balık böyle tutulur” diyecek ve  hava atacaktım.
O an ne düşündüm bilmiyorum. Köyün güzel kızlarına mı?  Yoksa artık ben büyüdüm mü demek istiyordum.  O an öyle düşündüm.
O yıllarda köylerde çamaşır makineleri yok. Hatta köylerde yeterince su bile yok. O nedenle kirli çamaşırları köylü kadınlar,  kızlar Devrez çayında yıkıyorlardı. Bazıları da yün yıkıyordu.


Elimi balıkla birlikte o delikten çektim, çıkmadı.  Bir süre uğraştım,  elimi çıkartamadım. Suyun altında havasız kaldığımdan bir an önce su yüzüne çıkmak istiyordum. Balığı bıraktım. Elimi çektim yine elimi kurtaramadım.
 O an kısa sürede insanın aklından her şey geçiyor.  “Ben burada ölmeye öldüm de,  beni buradan nasıl çıkaracakla?  Asılıp  elimi mi kopartırlar?  Ya da burada mı kalırım ” gibi çocukça birçok şey  aklımdan geçiyordu.

Tüm bunları düşünürken bir yandan da elimi ileri geri sürekli oynatıp oradan çıkmaya çalışıyordum.  Bir ara elimin kurtulduğunu fark ettim.  Dışarıya nasıl çıktım bilmiyorum. O acele ile kafamı da  üstümde bulunan köprü ayağının kayalarına vurmuşum.

Çıktığımda fark  ki  elimin bazı yerleri yırtılmış. Kafamda da şişler vardı. 
Bir süre kendime gelemedim. Daha sonra  “balığının da balık tutanın da” diye kendi kendime kötü sözler söyledim. O hırsla soluğu köyde aldım.

Akşam olup yatağa yattığımda korkudan eser kalmadı. Aklımda koca koca balıklar kaldı.  Ertesi gün öğle saatlerine yakın Devrez’e indim.  Devrez’de dayımlarda çamaşır yıkamaya inmişler . Tencereye bahçelerden getirdikler patatesleri koyup,  Devrez’in suyu ile haşlamaya başlamışlar.
Devrez’in suyu ile haşlanan patatesler çatlar. O patatesleri yemek o kadar hoşuma gidiyordu ki … Belki de balığı o yüzden yemiyordum.

Yengeme” Ateşi fazla yakın birazdan bir torba balık tutacağım.  “ dedim
Yengem “Ateş kolay sen balıkları getir , öğle oluyor.  Yorulduk hem de açıktık “dedi
Çamaşır yıkanan yer ile köprü yan yanaydı. Orada soyunup, köprünün ayağına gittim.
Köprünün ayağına daldığımda bu sefer elimi direkt sokmadım.  Deliği ellerimle iyicene inceledim.  Fark ettim ki deliğin üst tarafı geniş ; alt tarafı darmış. Elimi deliğin üstünden sokmuşum. Çekerken elimi aşağı indirdiğimden elim çıkmıyormuş.


Oradan çok sayıda büyüklü küçüklü balık çıkardım.  Üstelik balıkları tutup dışarıya çıktığımda da bağırmadım. Bu işi sessizce hallettim.  Bu işi sessizce halletliğimden balık ininden kimsenin haberi olmadı.
Farklı zamanlarda da buradan birkaç balık yakalıyordum.

O günkü tuttuğum balıkları fark ettirmeden tutmuş olsam da köyde namım yürüdü gitti. 
Köyün en iyi balık tutanı unvanına sahip oldum. Yıllar geçmesine rağmen kime sorsanız köyde en iyi balık tutan HALUUK vardı derler.  İsimlerimle alakalı yazdığım ilk yazıda da belirtmiştim. Köyde Bana HALUUUK derler.


SUYLA ARKADAŞLARIMIZI İŞETMEK İSTEDİM
Ortaokulu Edirne’de yatılı olarak okudum. O yıllarda yurt odamızda 16 kişi kalıyorduk.
Gecenin ilerleyen saatlerinde odada bulunan öğrencilerin birçoğu uyudu.  Kimlerin uyuyup uyumadığına baktığımda ben dahil üç kişi uyumamışız.


Üçümüzü de uyku tutmamıştı.  Bir şeyler yapıp uykusuzluğumuzu değerlendirmek istedik.
Yemekhaneden iki bardak getirdik. Bir tanesine su doldurduk. Diğerini boş bıraktık. Uyuyan arkadaşlardan birinin başına giderek,  dolu bardağı boş bardağa boşaltıyorduk. Bunu bir süre yaptık. Bu işlemi yaparken de alçak  sesle” çiş çiş” diyorduk.  Yaklaşık yarım saat bu işlemi yaptık. Uyuyanlar sağa sola dönüyorlar;  ancak kimse  yatağa kaçırmıyordu.

Bu işlemi birkaç kişide denememize rağmen başarılı olamadık.  Başarısızlığımız bizi yıldırmadı. Farklı bir şeyler yapalım dedik.

Aklımıza suluboya geldi. Dolaplarımızdan getirdiğimiz sulu boyaları artan sularla sulandırdık. Uyuyanların yüzlerini boyamaya başladık.  Fark edenleri bir daha rahatsız etmedik Anca uykusu ağır olanların yüzlerini renk renk boyadık. En fazla boya sürdüğümüz  Nuri diye bir arkadaşımızdı.
Boyama işinden bıkınca hepimiz yatıp uyuduk.

Sabah olup uyandığımızda bilmediğimiz korkuları yaşamaya başladık. 
Suratlarını boyadıklarımız sabah aynaya baktıklarında bu ne deyip yüzlerini yıkayacak bizler bağırıp çağırıp olay bitecek sanıyorduk . Ancak öyle olmadı.

Tam beyaz olmasa da zaman içerisinde kırık beyaza dönem nevresim, çarşaf ve yastıklar  suratlarını boyadığımız kişilerin yüzlerindeki boyalardan renk renk olmuştu
Bu olayın üstünü kapatmak gibi bir ihtimalimiz yoktu. Olsa da Nuri oyun bozanlık yapacak bir tipti.
Öyle de yaptı. Kahvaltıdan sonra soluğu okul müdürünün odasında aldı. Bizim başımıza gelecekleri düşünmedi bile..

Derslere girmeden okul önünde sıra oluyorduk.  Müdür, o günün bazı gazetelerinin başlık ve  başlık özetini öğrenciler okuturdu.
Müdür muavini  boyama yapan iki arkadaşımın ismini söyleyerek sıranın önüne çağırdı.
“Bu arkadaşlarınız ne yaptı biliyor musunuz?” derken
Müdür” Önce gazeteler okunsun “dedi 


Ben de aklımca “Kurtuldum.  Müdür muavini babamı tanıyor ya banak kıyak geçti sanıyordum.”
Gazete okuma işlemi bitince, müdür muavini “ Abdullah seni unuttuk sanma sen de çık buraya.“demesi ile  olumlu düşüncelerim uçtu gitti.
Müdür muavini,  olan biteni öğrenci ve öğretmenlerle paylaştı.  Herkes gülmeye başladı. Onlar gülerken bizler şimdi bize ne olacak diye düşünüyorduk.
Öğrenci ve öğretmenler okula girdi.

Müdür” Gelin benimle. “dedi.  Bizi yemekhanenin alt katına götürdü.
Okul müdürü dik duruşlu, sert ve şık giyimli biriydi. Öğrencilerle de fazla samimi olmazdı. İşini en iyi yapmanın telaşında, karizmatik, havalı biriydi.

Zaman zaman masa tenisi oynadığımız masanın önüne bizi boy sırasına göre dizdi. Nereden getirdi hatırlamıyorum ama elinde keser sapından biraz daha büyük bir değnek vardı.  O zaman değneğe verdiği  isimi de söylemişti ama şimdi hatırlayamadım.
Şöyle demişti” Bunun adını biliyor musunuz? Bunu adı  ….   ”dedi Yaptıklarımızı sıraladı. “Kim temizleyecek bunları?”  Bunlar için harcanacak deterjanlara kadar sıraladı. Parmaklarımızı birleştirip uzatmamızı söyledi.

Boyu uzun arkadaşımızdan başlayarak o ismini hatırlamadığım sopayı küt diye parmakların üstüne çaktı.  Diğerine vurmadan ilk sopayı yiyen arkadaşımız başladı ağlamaya.
Bir şeyler daha konuştuktan sonra diğer arkadaşa vurdu.  O da başladı ağlamaya.   Korkudan mı bilmiyorum. Elimi indirmişim.

Müdür” Uzat lan elini .“dedi.  Hiç düşünmeden elimi uzatıp avucumu açtım. Müdür olayın duygusallığından olsa gerek, onlar ağladığından benim elimi nasıl tuttuğumu fark etmedi. Sopayla avucuma  patlattı.
Ben de onlar gibi ağlayıp, duygu sömürüsü yapmak istiyordum ancak,  ağlamayı beceremiyordum.
Elimi bacaklarımın arasında geçirip of uf demekle yetindim.

 
 Daha sonra avuçlarımızın içine birkaç tane daha sopa yetikten sonra Müdür “Size üç hafta çarşı  yasağı koydum.” deyip gitti.

Adını hatırlamadığım sopayla alakalı ikinci anımı da anlatayım. Su anılarıma devam edeyim.
Bir hafta sonu akşam saatlerinde müdür yurda gelerek arama yapmaya başladı.  O  günlerde  sanki iyi bir şeymiş gibi etrafa büyüdüğümüzü ispat etmek istercesine arada da olsa sigara içiyorduk. 
Aramayı fark eder etmez,  o meşhur arkadaşımız Nuri’ye sigara paketlerini vererek, bunları tuvalete saklamasını istedik.
Aslında Nuri’yi fazla sevmezdik. Tutarsız biri…  Ne zaman ne yapacağı belirsiz. Güven vermeyen bir tipti. Ancak yaptıklarımızı ispiyonlamasın diye bize takılmasına izin verirdik. O da olayların içinde olursa bizi gammazlamaz diye düşünüyorduk.
Müdür yaptığı aramalarda,  bazılarının dolabında sigaralar bulmuş. Onlara biraz baskı yapınca onlarda sigara içenlerin isimlerini vermiş.

Doksansekiz  kişilik yurtta 11- 12 kişi müdürle birlikte bodrum kata indik.  Müdür bey hem nasihatlarda bulunuyor, hem de o meşhur değnekle bizi sıradan geçiriyordu.
Müdür dayak atmaktan yoruldu. Ya da siniri geçmiş olmalı,  ya da aklı başına gelmiş olmalı ki,
bizim tayfayı karşısına aldı: “Size bir kere soracağım.  Sizin sigaralar nerede?”
Bizim hiçbirimizden cevap yok.  Birkaç değnek faslından sonra Nuri atladı:” Müdürüm arkadaşların hepsi sigarayı bana verdi. Ben de onları tuvalete attım.”dedi

Bu cevabı alan müdür küplere bindi. Bize kaç fasıl geçti hatırlamıyorum.  Hem söyleniyor hem de değnek ile fasıl geçiyor. “Ya orası tıkanırsa nasıl açılacak?  Her yer  batacak…”
Müdürün değnek faslı sonrası birçoğu uzun süre ağlarken, bazıları “nasıl vurdu……  ellerim şişti ” diyordu.
Biz ise  müdüre kızmak yerine,  Nuri’ye kızıyorduk.  Olanları müdüre söylediği için değil, verdiklerimizi tuvalete attığı için.  Her zaman paramız olmadığını bir önceki yazıda yazmıştım.

Bazen televizyonda ıslahevlerini anlatan yabancı filmler oluyor. Onlardan bir ikisini seyrettim.  Asi çocuklarla müdürlerin mücadeleleri anlatılır. Asi çocuğun kötü şartları ve müdürün haksızlıkları konu edilir.  Asi çocuklar kaybetse de ıslah evleri ile ilgili iyileştirmeler yapılır.
Ben hep  bu filmlerin içerisindeyim, ancak kendime hiçbir zaman rol bulamadım. Müdürün haklılığını yıllar sonra anladım. Müdürün korktuğu tuvaletlerin tıkanmasını işyerimde aylarca yaşadım.


 Dahası da  Gelecek yazılarda …….
OZON SUYU İLE İLK TANIŞMAM
KOVALAYANLARIN ÖLDÜRMESİNDEN OLUKTAKİ SU KURTARDI
EVİNİ SU BASAN TEYZEDEN AZAR İŞİTMEK .
TATLI ÇAYDAN AŞAN SEL
ORUCUMU  AÇMAK İÇİN KENDİNİN OLMAYAN  SUYU VERMEYEN KADIN
BÖBREK SUYUNU HABER YAPMAMA VESİLE OLAN , OLMAYAN  BÖBREK TAŞI

Bu haber 13919 defa okunmuştur.

Köşe Yazarları
kose Suskunlar Meclisi31-10-2017